11 Temmuz 2010 Pazar

Sevgili Okuyucu ( önsöz)

Dünyanın neresinde olursa olsun neden barış yapmak savaşmaktan ve çatışmaktan daha çok cesaret eser? Yan yana yaşayan toplumlardan birinin acısı, neden diğerinin sevincidir ya da öyle algılanır? Terörü, kim neye göre tanımlar? Şiddet dışında bir yöntem yok mudur gerçekten? Şiddete başvuran, ona maruz kalanın yılıp vazgeçmeyeceğini, aksine yalnızca kinleneceğini nasıl bilmezlikten gelebilir? Her yeni saldırının, her iki toplumdaki barış yanlılarının sesinin biraz daha kısılmasına yol açtığını anlamak neden bu kadar zordur? Dışarıdan bakınca, oracıkta bütün açıklığıyla görülen barışın koşulları neden bir türlü hayata geçirilemez?
Ortadoğu’nun farklı yerlerindeki çatışmaları, savaşları, anlaşmazlıkları onların genellikle tanığı, bazen de mağduru olarak, canım acıya acıya izlemiş olmama rağmen, bu sorulara verilecek kestirme bir yanıtım yok. Ama her şeyin ‘ötekini’ insanlığından soyutlamakla, soyutlamakla kalmayıp bir de üstüne ‘canavar’ kisvesi giydirmekle başladığını artık biliyorum.

Kudüs’ün Gönüllü Sürgünleri, barıştan korkanların başlattığı ve kolayca yapılıveren “insanlığından soyutlama” sürecini tersine çevirme çabasında bir tuz taneciği... Çünkü çatışmalar uzadıkça, barış bilinmeyen uzak bir geleceğe ertelendikçe, ‘canavarlaştırma’ pratiği her gün, yeniden ve yeniden üretiliyor.

Şeytan, empati eksikliğidir. Bir intihar saldırganının ruh dünyasını anlamak için çaba göstermedikçe, yollarını şaşırıp Filistinli bir grubun eline düşen İsrailli yedek askerlerin çıplak ellerle dövülerek öldürülmesinin o toplumda yarattığı travmaya kulak asılmadıkça, toplu cezalandırmaların, ev yıkmaların acısı hissedilmedikçe barışın tarihi de erteleniyor.
Hem İsrail’de hem Filistin’de, savaşmaktan çok daha fazla cesaret isteyen barış savunucularının olduğunu unutmak; işgal altındaki topraklara gitmeyi reddeden İsrail askerlerinin varlığını yadsımak; Filistin’de işgali bahane edip her türlü insan hakları ihlaline karşı çıkmayı bilinmeyen bir tarihe ertelemek; şiddet dışı yöntemleri benimseyenlerin mücadelelerini görmezden gelmek; dahası küçümsemek çatışmayı beslemekten başka bir işe yaramıyor.

Bütün bunları anlayabilmek, anlatabilmek ve canavarlaştırma sürecini geri çevirebilmek için sanata ve edebiyata ihtiyacımız var. Çünkü sadece tarihten edindiğimiz değil, bugün içinde yaşadığımız tecrübe de gösteriyor ki, soğuk stratejik analizler şiddeti azaltmak bir yana arttırıyor.
Sevgili Okur,
Kudüs’ün Gönüllü Sürgünleri'nin derdi, sizi o diyarın ruhunun derinliklerine yolculuğa çıkartmaktı. Bu yüzden kitabın bölümlerini rakamlarla değil, Arapça, İbranice ve Latince harflerle ayırdım. Çünkü o diyarda, rakamların değil harflerin ruhu olduğuna inanılır.
Kudüs’ün Gönüllü Sürgünleri'ni yazarken, İntifada kronolojisini önüme koydum ve bir yer dışında ona tamamıyla sadık kaldım. Hatta, bu çatışmadan zarar gören insanların gerçek isimlerini ve gerçek öykülerini yansıttım, çünkü gönlüm her gün uzayıp giden ‘kurbanlar’ listesine isyan ediyor. Kahramanlarımın başına gelenler bire bir yaşanmış öykülerden alınsa da onlar, o diyarlarda tanıma ayrıcalığına vardığım pek çok insanın birçok özelliğini taşıyan hayali insanlar.

Ama elbette bu romanın başkahramanı Kudüs... Onu mülk edinmek isteyen insanların çıkardıkları onca yaygaraya ve ürettikleri şiddete rağmen, kimsenin kendisine sahip olamayacağını bilmenin verdiği vakarla ışığını sonsuza kadar saçmaya devam edecek olan, İbranice’de ‘Barış şehri’ anlamını taşıyan Kudüs... Pek çokları gibi benim de büyük bir aşkla bağlandığım Kutsal Kudüs...


Kıskanç bir âşık değilim, sevgilimi hepinize sevdirebilmeye, görmediyseniz size onun güzelliğini bir parça olsun aktarabilmeye çalıştım Kudüs’ün Gönüllü Sürgünlerinde. Bilseniz nasıl da isterim onu bir gün görmenizi, yalnızca güzelliği için değil, onu paylaştırmaya kalktığınızda, kime neresini verseniz, diğerine haksızlık edeceğinizi algılamanız ve çözümün insanlık mirasını bölüştürmede yatmadığını anlamanız için. Zaten bugüne kadar ortaya atılan barış planlarının yürümemesinin nedeni de bu.


Sevgili Okur,
Kudüs’ün Gönüllü Sürgünleri ilk kez 2007’de yayınlandı. O zaman henüz, bu kitapta da sık sık adı geçen, üyeleri ve yöneticileri anlatılmaya çalışılan Hamas iktidara gelmemiş, Filistin bu kadar derin bölünmemişti. Ama onların öyküsünü kaleme almaya başladıktan sonra, kendi bağımsızlıklarını ilan edip, bana öykülerini kendi istedikleri gibi dayatan kahramanlarım, bugüne ilişkin doğru çıkan öngörülerde bulunmuşlardı. Hala dertleşiyoruz onlarla. Gazze’nin eninde sonunda Mısır’ın üzerine kalacağı, parçalanmış Filistin’in iyice dağılacağını, geriye kalan Batı Şeria’da birbirinden kopuk ve küçük toprak parçalarının ‘Filistin’ olarak adlandırılacağı endişesini dile getiriyorlar.

Kudüs’ün Gönüllü Sürgünleri, sizinle roman boyunca dertleşirken, kendi sevinçlerini ve üzüntülerini paylaşırken, dostluklarının sıcaklığına sizi davet ederken, sık sık Türkiye’ye de atıfta bulunuyorlar. Onları dinlerken, Türkiye’nin bu insanlık sorununa kayıtsız kalma lüksünün olmadığını anlayacağınızı umuyorlar. Ama sorunun çözümü için gerçekten de etkili olabilecek Türkiye’nin bu gücünü yitirme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu da görüyorlar.
Onların size bir çağrısı da var, romanı okurken, taraflarla ilgili önyargılarınızı bir kenara bırakmanızı, sorunun dinamiklerini ve tarihini bir de onlardan dinlemenizi rica ediyorlar. Çünkü size, bir yandan İsrail Devleti’nin politikalarının neden kabul edilemez olduğunu anlatacaklar, diğer yandan da radikal solun ya da İslam temelli bakış açısının romantizmiyle soruna yaklaşmanın tuzaklarını göstermeye çalışacaklar.
Kudüs’ün Gönüllü Sürgünleri, kendi öykülerini size anlatırken, bir yandan da neden gerçek çözümün Edward Said’in de hararetle savunduğu ‘tek devlet-çok millet’ olduğuna sizi ikna etmeye uğraşacaklar. Çünkü aynı zamanda onlar, bir yandan Filistin içindeki insan hakları ihlallerine de karşı çıkıp ‘işgal, hem işgal edeni hem de işgal edileni çürütür’ derken bu diyarın başka bir değerli yazarının ve düşünürünün Amin Maaluf’un söylediği bir fikre kalpten inanıyorlar: “Ya bu yüzyılda herkesin kendisiyle özdeşleştirebileceği aynı evrensel değerlerle bütün haline getirilen insanlık serüveninde güçlü bir inancın rehberlik ettiği ve bütün kültürel çeşitliliklerimizle zenginleşecek bir uygarlık kurmayı başarırız ya da ortaklaşa bir barbarlığın içinde yok olup gideriz.”

Bu kitabın kahramanları, hangi çatışma olursa olsun, çözümün barışçıl fedailikte olduğunu söyleyecekler size. Zaten hepsi birer ‘barış gazetecisi’.
Çatışmayı bire bir yaşanlar için her gün yeniden ölerek, öldürerek şiddet sarmalından çıkmanın; çatışmayı dışarıdan ama taraf olarak izleyenler için de öfke, kin intikam gibi duygularla dolu Ortadoğu denizinde boğulmamanın yolu aynı: Durup, soluklanıp, kayıplar için yas tutmak... Aslında bütün çatışmalardan çıkışın yolu da bu; intikam isteğinden, diğerinin tek bir zerresi kalmayıncaya kadar yok etme arzusundan sıyrılmak, ötekini anlamaya çalışmak, şiddetin bir yöntem olamayacağını kavramak.

Sevgili Okuyucu,

Kudüs’ün Gönüllü Sürgünleri, benim için yas tutma eylemi. İstedim ki tanık olduğum acılar içimden çıksın, ama yaşadığım mutluluk ve öğrendiğimi düşündüğüm hayatın kutsallığı size kalsın. Umarım Kudüs'ün Gönüllü Sürgünleri sizin için sarsıcı ama değecek bir okuma serüveni olur.

Barış ve sevgiyle kalın…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder