Bölüm 1
"Su veremedim 13 yaşındaki oğluma, oy!"
"İşkence askısındaydı oğlum. Beni gördü. 'Ana su ver' diye yalvardı."
Hayat Altınkaynak, 13 yaşındaki oğlu Davut'u en son nerede, nasıl gördüğünü anlatırken kıpkırmızı gözlerinden yaşlar süzülüyor, o saate kadar cılız olan sesi bir çığlık oluyor, koyuveriyor tuttuğu hıçkırıkları, haykırıyor:
"Oy...su veremedim, Davut'uma"
Annesinin en son 1995 yılının Kasım ayının başında Dargeçit Tabur Komutanlığı'nda gördüğü, 1982 doğumlu Davut Altınkaynak, o günden beri 'kayıp'. Tıpkı kendisiyle birlikte gözaltına alınan diğer beş kişi gibi; Davut ile aynı yaşlardaki Nedim Akyol ve Seyhan Doğan, lise öğrencileri Abdurrahman Olcay ile Abdurrahman Çoşkun ve 20 yaşındaki Mehmet Aslan.
Onlarla birlikte gözaltına alınan 58 yaşındaki Süleyman Seyhan ise kayıp değil, yarı yanmış cesedi gözaltına alınmalarından beş ay sonra bir kuyu dibinde bulunmuş.
Davut'un 13 yıllık yaşamını, ara sıra iç çekerek "su veremedim" den başka bir şey söyleyemeyen annesi değil, babası Abdülaziz Altınkaynak anlatıyor:
"Keşke görsek, sağ olsa. Ama biliyoruz kemik oldu. Keşke Devlet dese 'sizin kemikleriniz buradadır, alın bir mezarlığa gömün'. O mezarı ara sıra ziyaret ederdik, dua okurduk, derdik ki, 'bu mezar bizim.'"
Hayat ve Abdüaziz Altınkaynak evlendiklerinde henüz çocuk yaştaymışlar, berdel usulü evlendirilmişler, önce Çukurdere köyünde yaşamışlar, Davut orada okula başlamış ama yalnızca iki sene devam edebilmiş, önce okul kapanmış, sonra köy boşaltılmış. Ardından akrabalarının olduğu başka bir köye taşınmışlar ama orası da boşaltılınca en büyükleri Davut olan dört çocukları ile birlikte Dargeçit'e taşınmışlar.
"Yoktu geçimimiz. Köy boşaltıldıktan sonra kendi hayvanlarımızı yok pahasına sattık. Bir keçi 15 ise 5'e verdik. Ben İstanbul'da inşaatta çalışıyordum. Davut da çobanlık ediyordu."
Abdülaziz Altınkaynak eşiyle sık sık kavga ettiklerini anlatıyor:
"Huzurumuz kalmadı ki. Çürüttüler bizi. Dargeçit'e gelmeseydik, Davut'u hayvana göndermesiydik, bunlar olmazdı diye. Bileydim olacağını, hiç durur muydum buralarda. Dargeçit'i üstüme yapsalar, Davut'a değişir miydim? Şimdi yedi çocuğumuz var ama hepsinin tatlı lafını toplasan bana Davut'un bir 'baba' deyişine denk gelmiyor."
Davut'un kaybolmasına giden yol, Dargeçit'te iki öğretmenin ve bir işadamının kaçırılıp öldürülmesiyle başlamış.
"Artık Devlet mi, Ergenekon mu, PKK mi bilmiyoruz. Sonra cesetleri bulundu onların. İlçeye giriş çıkışlar yasaklandı. Zaten girişi de çıkışı da yoktu Dargeçit'in o günlerde. Ben İstanbul'dan bir gün önce gelmiştim ama bir taziyeye ablamın yanına gitmiştim. Davut'un anası evdeydi, 15 gün olmuştu doğum yapalı. Gelmişler sormuşlar 'oğlun nerede'. Demiş anası 'bilmiyorum', onu da götürmüşler."
Davut'un babasının anlattıklarına göre onun amcaoğlu ve Hayat Hanım'ın kardeşi 'dağdaymış'. Hayat Hanım da işkence görmüş, soyulmuş, dövülmüş. Annesi, oğlunun korkusundan eve gelmediğini tahmin ettiğini söylemiş. Çünkü ilçede çıkan hengâmede, Davut hayvanlarını kaybetmiş, koyunların bir kısmı kendi kendilerine dönmüş, bir kısmı da başka sürülere karışmış. Annesinin öfkesinden korkan Davut'un, amcasının evine gitmiş olabileceğini söylemiş Hayat Hanım sorgucularına. Onu da alıp, Davut'un amcasının evine gitmişler. Gerçekten de oradaymış Davut. Onu ve Hayat Hanım'ı tekrar tabura getirmişler. Hayat Hanım'a orada oğlunu işkence askısında gösterip sonra da serbest bırakmışlar.
Abdülaziz Bey, salonun bir köşesinde bizi dinleyen oğullarından birini gösteriyor:
"Bu yeni doğmuştu. Anası gözaltına alınınca, komşular bakmış. Hayvan sütü vermişler. Anası geri döndüğünde bir daha meme de almadı."
Bizi bu rezilliğe koymakla ne geçti ellerine?
Altınkaynakların evi de bütün kayıp yakınlarının evleri gibi tertemiz çünkü dilleri her ne kadar sevdiklerinin öldüğünü söylese de, içlerinde bir gün geri gelebileceğine dair umut hiç sönmüyor, geri geldiklerinde tertemiz bir ev, ocak üzerinde bir çorba bulsun istiyorlar kayıp yakınları.
"Ellerini vicdanlarına koyup söylesinler, bizi bu rezilliğe koymakla ne geçti ellerine?"
Babası, "Öyle sessiz, öyle bir uslu çocuktu ki, desen Davut bu taşı bekle, üstüne oturur hiç kalkmazdı oradan ha. Devamlı gülümserdi, bütün köy halkı memnundu ondan. Yolda ona rast gelen ona dua ederdi."
Davut'un babası oğlunu bulmak için her yere dilekçeler verdiğini anlatıyor:
"Resmini istediler Davut'un. Köy yerinde yok idi fotoğraf makinesi. Hiç yok idi fotoğrafı, bir tek amcalarının arasında koymuşlar bir resim etmişler. Oradan çıkartıp çoğalttım."
Abdülaziz Bey'e, önce oğlunu Mardin'e göndereceğiz demişler, sonra da 'bıraktık':
"Affedersin, yalan çıktı"
Baba Altınkaynak, yıllardır aklını kurcalayan soruları dillendiriyor:
"Hadi diyelim dağa gitti. Ama bunlar 7 kişi, biri dağa gitse diğerleri nerede? Birinin bir kuyuda yanmış cesedi bulundu. Onun akrabaları bana gizlice o kuyuda başka cesetlerin de olduğunu söyledi."
Dua ediyor sık sık: "Allah kimseyi bizim gibi evlat acısına getirmesin."
Abdülaziz Bey sığınacak bir yer olmamasından, 'devlete güvenememekten" de dertli:
"Biz devlete sığınacağız ama devlet üzerimize mermi yağdırıyor, böyle devlete ne diyeceğiz artık. Bunu yapanlar diyor ki biz devletiz. Adalet olsa, diyelim ki bizim çocukların suçu olsa, otuz yıl ceza versin. Ama bu Ergenekon mudur nedir, 13 yaşındaki çocuğun katledilmesi...", sanki bulamadığı kelimeler oradan çıkıverecekmiş gibi gözünü dikiyor kapıya.
Davut'un kaybolmasından beş altı ay sonra Altınkaynak ailesi Nusaybin'e taşınmış:
"Artık Dargeçit gözümün önünde karanlıktır orada yaşayamayız. Kaybolanlardan yalnızca birinin ailesi orada, hepsi göç etti. O tarihte bizim çocukları yakaladıktan sonra Dargeçit'in içinde giderken kimse bizimle konuşmak istemiyordu. Selam verip de bizim selamımızı da almak istemiyorlardı."
Neredeyse bütün kayıp aileleri bu yalnızlaştırılmadan söz ediyorlar ama yine neredeyse hepsi, kendi köylülerine selamı sabahı kestikleri için kırgın olmadıklarını da ekliyorlar tıpkı Abdülaziz Bey gibi:
"Korkuyorlardı. Sanki biz başka bir yerin insanıyız gibi davranıyorlardı. Kimse bizimle merhaba bile diyemiyordu. Onlara kırgın değiliz, korucular, özel tim herkesi izliyordu, korktular. Orası Dargeçit"
Davut'un babası kendi köyünden gençleri gördükçe içinin sızladığını anlatıyor:
"Artık onun yaşıtları 26 yaşındadır şimdi, diyoruz ki bizim oğlanı devlet güçleri almasıydı belki düğününü etmiştik. İçimiz sızlıyor sürekli. 200 yaşında da olsam bunu unutacak halde değiliz. Kimsenin anası ağlamasın, bizi de ağlatmasın. Biz dedik ki kemiklerimizi verin, kemiklerimize de razıyız. Ama onları bile vermediler. Artık Ergenekon mu Tansu Çiller mi Mehmet Ağar mı hepsinin parmağı var."
Abdülaziz Bey, Davut'un kaybolmasından bir iki sene sonra savcılığa çağrıldığını söylüyor:
" En sonunda bize dediler ki, oğlun PKK'li olmuştur. Ben dedim, 'devlet aldı oğlumu, gözümüzle görmüşüz. Dediler şikâyetçi misin, dedim, 'sonuna kadar'.
"Keşke oğlum PKK'ye katılsaydı ya bir gün cesedini alırdım ya da bir gün yakalanıp cezaevine konurdu. Bir ümidim olacaktı."
Karşılıklı iki duvar boyunca varla yok arası ince yer minderleri dizilmiş salonun tek eşyası, başköşede, üstünde Davut'un fotoğrafının olduğu, plastik sarı çiçeklerle süslenmiş bir sehpa. Davut'tan geriye başka bir şey de kalmamış.
"Anası, Davut'un kaybolmasından iki yıl sonra yaktı eşyalarını."
Abdülaziz Bey, geride kalan çocuklarına 'okuyun' diyormuş, "Okursanız, hakkınızı alırsınız" ama Davut'un iki erkek kardeşi okulu bırakmışlar, birisi Mersin'de bir fırında çalışıyormuş, öbürü de geçen sene Nevruz eylemlerinde yaralandıktan sonra okulu bırakmış.
"Dönsen okula, hiç olmazsa dışarıdan bitirsen" denilince, "yok" diyor, "dönmeyeceğim okula". "Peki ne yapacaksın" sorusuna yanıt vermiyor başını yukarı kaldırıyor, abisinin resmine bakıyor.
Uzun uzun susuyoruz sonra hepimiz. Bir tek Hayat Hanım'ın hıçkırıkları bozuyor sessizliğimizi. Neden sonra soruyor Abdülaziz Bey: "Sen bilirsin gazetecisin, bu Ergenekon davası bulur mu oğlumun kemiklerini, onu kemik edenleri, cezalandırır mı?"
09.03.2009,Pazartesi
Diyarbakır, Mardin
Bölüm 2
Susmak bir şeylerin anlatımıysa....
"Şimdi Kürtçe yayın yapan devlet kanalı var, her türlü Kürtçe kelime de kullanıyor. Kürtçe harfler de kullanıyor. Madem yapacaktın, neden bu kadar kan döküldü? Keşke 30 bin kişi ölmeden bunlar olsaydı."
Cizre/Diyarbakır
Ergenekon soruşturmasıyla birlikte, kaybolan yakınlarının en azından mezarını bulmak için umutlanan ailelerin, kendi yaşamları da hiç kolay olmadı. Bir çoğu, yakınlarının kaybından sonra göç etmek zorunda kaldı ve fakirleştiler. Aile babalarının geride bıraktıkları çocuklar okullarını bırakıp, çalışmak zorunda kaldı. Kayıp yakınlarının bazıları, "bir kelime bile etmeyerek" belli etti küskünlüklerini ve protestolarını...Ama bazı çocuklar Mehmet Hebun Özdemir ve Mizgin Şen gibi, babaları kaybolduğunda, hala annelerinin karnındaydılar.
Başkalarının mezarında okunan Yasin
"Kahırlandı çok, ondan konuşmuyor, hiç konuşmuyor" diyor yüzündeki çizgileri iyice derinleşmiş İsmet İlbak, eşi Fatma Hanım'ı göstererek. Birisi beşikte, birisi emekleyen, bir kaçı da etrafta dolaşıp, kalemle kollarına saat resmi çizen neredeyse her yaştan çocuğun bulunduğu odaya girer girmez Fatma Hanım boynuma sarılıp ağlamaya başlıyor oysa. Ağladığını, hıçkırıklarından değil, boynuma düşen gözyaşlarının bıraktığı nemden anlıyorum. Çukura kaçmış gözleriyle konuşuyor benimle, bir iki kez ince kemikli elleriyle birkaç işaret yapıyor, arada da bir iki zayıf hırıltı ilişiyor kulağıma.
Fatma Hanım, 1994 yılında, altı kişiyle birlikte gözaltına alınıp, bir helikoptere bindirilen ve bir daha da geri gelmeyen oğlu İlhan İlbak'ın yokluğunu protesto ediyor konuşmayarak. Onun çerçevelenmiş fotoğrafını kucağına alıyor, dünyanın en kırılgan, en narin canlısına dokunuyormuş gibi, incitmekten çekinircesine usul usul, parmaklarının ucuyla okşarken çerçeve camını, oğullarını babası anlatıyor:
"Allah biliyor sağ mıdır değil midir, ama galiba döve döve öldürdüler onları. Duymuşum ben korucular kendi aralarında konuşurken, bizimkiler yalvarmış onlara bizi öldürmeyin diye, ama onlar öldürdükleri adam başına para alıyorlar."
Asıl köyleri Kırkağaç boşaltılınca Güçlükonak'ın Fındık köyüne taşınan İlbak ailesinin en büyük oğlu İlhan İlbak üzerinde 'korucu ol' baskısı varmış:
"İstemiyordu korucu olmak. Güzel bir insandı iyi bir insandı. PKK yandaşısın diyorlardı. Misafirine yemek veriyorsun diyorlardı."
İsmet Bey'e göre, oğlu ile birlikte gözaltına alınan altı kişi, bir helikoptere bindirilip götürülmüş, yalnızca birisi serbest bırakılmış.
"Sığınak göstermiş, onu bırakmışlar, bizimkiler sığınak yeri bilmediklerinden gittiler. O bırakılan dedi ki, sürekli dövmüşler oğlumu."
İlhan İlbak'ın babası, adalet isteğini "Allah'a havale etmiş" ama yine de çekindiğini söylediği bir ismi de veriyor: Ergenekon sanıklarından Levent Ersöz'ü, arandığı sırada evinde ağırlayan köy korucusu Bahattin Aktuğ'un, ya da bölgede bilinen lakabıyla 'Baho Ağa'nın':
"O biliyor oğlumun ölüp ölmediğini. Gittim ben ona. 'rica ederim' dedim. 'Oğlumu öldürmeyin' dedim. Silkeledi omzunu. Zaten beni kim takar ki."
Sesiz gözyaşlarını döken eşine, küçücük odada koşuşturan çocuklara bakıyor İsmet Bey:
"Keşke evde olsaydı da biz gece ekmeğine hasret kalsaydık. Çadırda kalsaydık da o olsaydı. Kuyu var ya, oraya koydular belki de. Kimse bilmiyor, Allah biliyor."
İlhan İlbak kaybolduğunda dedelerinin anlatımıyla biri memede kız, biri yeni yürümeye başlamış oğlan iki torun ve eşini emanet bırakmış.
"Çocuklara olayı anlatmışız. Öldüklerini söylemişiz. Burada beraber geçinip gidiyorduk. Ama gelinimiz birkaç ay önce kızını da alıp babasının evine döndü. Kahrımız arttı."
İsmet Bey, en büyük oğlu İlhan'ın kaybolmasından sonra, diğer çocuklarının da başına bir şey gelebileceği endişesiyle, Cizre'ye taşınmış.
"İyi ki evliydi oğullarım, yoksa dağa giderlerdi ağabeylerinin kaybından sonra."
Ama Cizre'de hayat hiç de kolay olmamış, eşi Fatma Hanım'la birlikte sekiz kişiye bakmaya çalışıyor, İsmet Bey:
"Kırkağaç köyünde iki katlı evim var idi, bağımız bahçemiz var idi, incir yetiştirirdik ama yıktılar. Buraya geldiğimizden beri de arayan soran olmadı. Bir Cuma yemeği veren olmadı."
Oğlunun kaybından sonra kendi sağlığının da iyice bozulduğunu anlatıyor İsmet Bey, artık namaz sırasında eğilip kalkarken epey zorlanıyormuş:
"Oğluma Yasin okuyacağım bir mezar yok ama mezarlıklarda dolaşıp başkalarının evlatlarına Yasin okuyorum" diyor, ekliyor sonra, neredeyse eşi kadar sessizce:
"Yasin okuduklarım para veriyor bazen, bir kilo sebze alacak kadar, geçimimiz odur, Allah'a şükür."
"Mehmet Vardır"
İnsan Hakları Örgütleri, konuyla ilgili çalışan avukatlar, 1990 yıllarda kaybedilmiş insanların tam sayısını bilenmediğini söylüyorlar ama onlara göre en az 1200 kişi kayıp. Geride kalanların ortak isteği 'başında dua edilecek bir mezar' olsa da, kayıplarını hatırlama ve mücadele etme yöntemleri farklı. Kimisi İlhan İlbak'ın babası gibi, oğlunun mezarı yerine, başkalarının mezarı başında Yasin okuyor, kimileri, evin en güzel köşesinde bir hatıra alanı oluşturuyor. Kimileri de ailede yeni doğanlara kayıplarının adını veriyor, tıpkı babası Mehmet Özdemir 1997 yılında kaybolduktan beş ay sonra doğan kardeşine 'Mehmet Hebun' yani 'Mehmet vardır' adını veren kendisi de o dönemde yalnızca 14 yaşında olan Cemal Özdemir gibi. Babalarının kaybolmasından sonra aileye o ve ondan iki yaş büyük ağabeyi inşaatlarda çalışarak bakmış:
"Biz anneme hep şunu söyledik: 'Anne evinde yemek olmasın ama kardeşlerimizin üstü temiz olsun, yeni olsun. Kimse demesin bak babaları gitti, boş uğurda gitti, çocukları ortada kaldı."
Cemal Bey, "hala gölgesinde yaşıyoruz" dediği babasına layık olabilmek için sigara bile içmediklerini söylüyor:
"İstanbul'da çalıştık biz ama hiçbir kötülüğe bulaşmadık. Normal aileler bile savrulup giderken, biz babamın adına layık kalmaya çalıştık, çünkü herkes onu severdi, ondan dolayı toplum içinde hürmet gördük."
Babaları Mehmet Özdemir, o dönemde Diyarbakır'da HADEP'te bölge yöneticiliği yapıyormuş. Daha önce sekiz kez gözaltına alınmış:
"Kahvede herkesin içinden aldılar onu. Yine daha önceki seferlerde olduğu gibi, mahkemeye çıkarılıp bırakılacağını düşünmüştük ama öyle olmadı."
Cemal Bey, babalarını ararken, okuma yazma bile bilmeyen annesinin bir süre sonra Diyarbakır'ı evinin içi gibi öğrendiğini; babalarını ararken tehdit edildiklerini; bazı yakın akrabalarının bile selamı sabahı kestiğini; aileye bakabilmek için hep gurbette olduklarını; yıllarca gelen telefonla 'belki babamızdır' diye yerinden sıçradıklarını; annesinin sağlığının gittikçe bozulduğunu; bazı kötü niyetli kişilerin kendilerine yaklaşarak 'babanız sağ, para verirseniz size gösteririz' dediğini, adalet ve başında dua edecekleri bir mezar istediklerini; babalarının izini buluncaya kadar uğraşmaktan vazgeçmeyeceklerini anlatıyor. O anlatmasa da, kocaman nasırlı elleri açıklıyor babalarının kaybından sonra yaşadıklarını. İnsan düşünmeden edemiyor, acaba hiç içinden 'babam siyasete bulaşmasaydı keşke' diye geçirip geçirmediğini. Susuyor kısa bir süre Cemal Bey, önüne bakıyor:
"Hala saygı duyuluyor babama, eğer kötü biri olsaydı, bu saygıyı gösterirler miydi? Bir de.. ne bileyim..Farklı bir şekilde olsaydı, bir borcu olsaydı, kötü yolda olsaydı.... Ama bakıyorsun bu bir hak mücadeledir, kendi dilini konuşmak için sarf edilen emektir."
Henüz 14 yaşında üstlenmek zorunda kaldığı babalık yapma zorunluluğundan hiç yüksünmemiş Cemal Bey. O, abisi ve en büyük kız kardeşleri evlenmiş, diğer beş kardeşi içinse 'okutuyoruz' derken omuzları dikleşiyor gururla.
"Hele lisede olan var ki, hep okul birincisi. Her sene tören düzenlenir okulda başarısını takdir etmek için" diyor ve susuyor, gözleri kızarıyor, sesi titriyor, "keşke babam da görseydi" diyip susuyor.
Şimdi İlkokul 4.sınıfa giden ve babasını hiç görmemiş Mehmet Hebun'un ise çok özel bir yeri olduğu, Cemal Bey'in sesindeki şefkat tınısından anlaşılıyor:
"Kardeşim henüz üç yaşındayken başladı polis gördüğünde tepki vermeye, 'babamı bunlar almış' diyordu. Sen anlatmasan bile etraftan duyuyor. Erken büyüyor çocuklar buralarda. Bazen hani gösteriler oluyor, diyorlar ki DTP çocukları öne sermiş. O çocuklar DTP'nin zoruyla gitmiyor ki oraya, babası, abisi, dedesi kaybedilmiş, onun öfkesiyle gidiyor."
Cemal Bey'e göre, bir zamanlar insanları kaybederek çözüm bulacağını düşünen, belki fırsatı olsa yeniden insanları kaybedecek olan güçler, 8 yaşındaki çocuklar slogan atıyorsa, bunun üzerine biraz düşünmeli, kaybetmekle meselenin halledilmeyeceğini artık görmeli.
"Dolaşsan Mezetopamya'nın dağlarını insan kemiği görürsün her yerde. Demek ki şiddetle bitmiyor bu iş. Ben hatırlıyorum, köye jandarma geldiğinde Kürtçe kasetleri gizlerdik. Kardeşimin adı Mehmet Hebun ama Hebun'u nüfusa yazdıramadık. Ama şimdi Kürtçe yayın yapan devlet kanalı var, her türlü Kürtçe kelime de kullanıyor. Kürtçe harfler de kullanıyor. Madem yapacaktın, neden bu kadar kan döküldü? Keşke 30 bin kişi ölmeden bunlar olsaydı."
Bir kayıp, geride kalan dört çaresiz kadın
Babası kaybolduktan sonra doğan tek çocuk Mehmet Hebun değil, şimdi 15 yaşında olan Emine de babası Fikri Şen'in, İlhan İlbak ile birlikte bir helikoptere bindirilip götürülmesinden iki ay sonra doğmuş. Emine, onun nüfus kayıtlarındaki ismi, ailesiyse onu Mizgin yani Müjde olarak çağırıyor, babasının dönebileceğine dair umutlar henüz yok olmamışken, bir gün bir müjde alabileceklerini umarken seçmişler bu ismi. Ama anne ve babasının ilk ve tek çocuğu olan Mizgin'in ne ona bakan ağabeyleri olmuş, ne de sahip çıkan başka bir akrabası.
Cizre'nin çamurlu ve toz içindeki göçle kurulmuş Cudi mahallesinde Mizgin'lerin tek göz oda evinin önünde yere çömelmiş dört kişi bekliyor bizi; Mizgin, annesi Bedriye, halası Vechiye ve babaannesi Adile. Her kemiği teker teker hissedilebilecek kadar zayıf ve çökmüş Adile Hanım henüz selamlaşmaya bile başlamadan yığılıyor kollarımın arasına. Biz beş kadın kuş kadar hafif Adile Hanım'ı içeri taşıyoruz, kendine getiriyoruz ve susuyoruz aslında. Dört kadın daracık odanın bir duvarına yaslanarak yan yana çöküyorlar, önce Mizgin'in annesi anlatmaya başlıyor:
"İki yıl evli kaldım. 94 de köyümüz yıkıldıktan sonra Fındık beldesine geldik. Muhtar ve karakol komutanı eşimi şafak vakti gelip aldılar. Bir sorunumuz yok devletle ne oluyor diye korktuk."
Kendine gelen Adile Hanım gözyaşları içinde ekliyor:
"Ben peşinden koştum, oğlumu almayın dedim. Kendimi önlerine attım, 'senin de oğlunun da dinini imanını..' diye küfür ettiler bana."
Adile Hanım da tıpkı İlbak ailesi gibi Baho Ağa'nın adını veriyor:
"Yalvardım ben onlara. 'Oğluma ilişmeyin' dedim. Mizgin altı günlükken onu kucaklarına koydum, 'babasını verin' dedim. Onlar da dediler ki 'korucu olun verelim oğlunuzu'. Oğlumun babasına söyledim, git korucu ol getir oğlumu dedim. Ama babası gitti geldi dedi ki, 'herhalde artık hayatta değildir oğlumuz'. "
Adile Hanım, o çatışmalı yıllarda oğlunun gözaltına alınacağından değil, hep PKK tarafından kaçırılacağından korkmuş. Ama şimdi oğlunun eğer ölmemişse, hayatta kalmış olmasının tek yolunun olduğunu söylüyor:
"Ben onu rüyalarımda hep dağda görüyorum, ölmemişse oradadır."
Mizgin'in babasının akıbeti belli değil ama Şen ailesi onun kaybolmasından sonra dağılmış; Mizgin'in dedesi kalp krizi geçirip vefat etmiş, iki amcası da kendi canlarından endişe edip Kayseri'ye taşınmışlar çocukları ile birlikte.
"Oğullarım can havliyle oraya kaçtılar, biraz da ilgisizler. O zamandan bizden ayrılar. Yardımları dokunmuyor. Komşular bize yardımcı oluyor. Bütün ramazanlarda akşam yemeğimizi onlar verir."
Yalnız dört kadının yaşamasının ne kadar zor olduğunu anlatıyor Mizgin'in halası:
"Bilerek evlenmedim ben, aileye bakacak kimse kalmamıştı çünkü. Irgatlığa gidiyoruz, fındığa, pamuğa ev işlerine gidiyoruz."
Parlıyor birden Adile Hanım, oğullarına kızıyor ama en çok kendi köylülerine kızdığını söylüyor, ona göre eğer o gün köylüler birlik olabilseydi, bir helikoptere bindirilmelerinden önce hep beraber hareket edebilselerdi o gün kaybolanlar belki de kaybolmayacaktı.
"Ben sadece akrabalarımdan şikâyetçiyim. Yükümü beraber yüklenmediler benimle. Başka kimden şikayetçi olabilirim ki," diyor Mizgin'in annesi.
Adile Hanım oğlunun ölü mü sağ mı olduğunu bir an önce öğrenmek istediğini anlatıyor, yalnızca bir mezarı olsun diye değil, kendi deyimiyle 'gelinin günahını' daha fazla çekmemek için.
"Genç kadındır, boşuna mı bekletiyoruz onu kocası için?".
Adile Hanım, bu tavrıyla görüştüğümüz birçok kayıp ailesinden farklı bir tutum sergiliyor: çünkü kaybolan kişilerin genç eşleri genellikle kayınpederleriyle birlikte yaşıyor ve belki de hiç gelmeyecek olan kocalarını bekliyorlar.
Mizgin de amcalarından şikâyetçi, iki yıldan beri o da yazları ırgatlığa gidiyormuş ama dersleri sorulunca gözlerinin içi parlıyor, yanaklarından süzülen yaşları siliyor elinin tersiyle:
"Çok iyi derslerim, avukat olup babamın hakkını arayacağım."
10.03.2009,Salı
Cizre / Diyarbakır
Bölüm 3
"Gözünüz aydın, babanızın cesedini bulduk"
Kızıltepe/Diyarbakır/Cizre
"Gözünüz aydın" belki de yakınlarının cesedini bulmuş bir aileye söylenecek son sözdür ama Bulut ailesi, Diyarbakır'da 1993 yılında gözaltında kaybolan beş üyesinden üçünün kemiklerine nihayet geçen ay ulaşınca bu tebrik sözlerini duydu.
Belirsiz bekleyişleri bitti, şimdi en azından başlarında dua edebilecekleri bir mezarları var.
Geride bıraktıkları, farklı olsa da kaybedilenlerin ailelerinin 'mezar özlemi' dışında da birçok ortak noktası var. Adalet istiyorlar her şeyden önce. Ergenekon soruşturmasının, yıllardan beri akıllarını kurcalayan, gönüllerine saplanmış soru işaretlerini de giderebileceğini umuyorlar.
Kayıpların hatırlanma biçimleri de farklı; bazıları da kayıptan sonra doğan çocuklara onların isimlerini veriyor. Bazıları da tıpkı Mardin Kızıltepeli Tunç ailesi gibi, köyleri basıldığında delik deşik olmuş duvarlarını bırakın, perdelerini bile yenilemiyor.
İnadına dikilen ev, inadına değişmeyen kurşun delikli perde
"Buraya girdi, 'çıkmazsan çocuklarının üstüne bomba atacağız' dediler çıktı mecbur" diye anlatıyor Fatma Tunç köyleri Kendirli'nin basılmasını ve eşi Yusuf Tunç'un kaçırılmasını anlatırken.
Burası dediği yer duvarlarında hala kurşun izleri olan, 'o gün' delik deşik olmuş perdeleri bile hala değiştirilmemiş köy odası.
Fakirlikten değil, inattan yenilenmemiş bu o oda, Fatma Hanım'ın o zamanlar felçli olan ama kardeşinin kaybolmasından sonra akciğer kanserinden ölen kayınbiraderi izin vermemiş yeni perdelere.
Ergenekon sanıklarından Atilla Uğur'un İlçe Jandarma Komutanlığı yaptığı dönemde, 1993 yılında silahlı ve maskeli kişilerce köyleri basıldığında Tunç ailesinin oturdukları ev de tam köy odasının karşısındaymış. Onu yıkıp, girişinde onlarca döşeğin üst üste istiflendiği, merdivenlerinin mermerden yapıldığı iki katlı kocaman bir ev yaptırmışlar. Kendi anlatımlarına göre, henüz bekar üç kardeş ve anneleri Fatma Tunç'tan başka yaşayan yok bu büyük evde.
"Bu da inattan. En büyük hayaliydi böyle bir ev kocamın"
"Efendi biriydi" diye tanımlıyor Fatma Hanım eşini.
"Birisi öldüğünde cesedi görüldüğünde unutabilir. Ama ölümüdür sağ mıdır bilmiyoruz o yüzden de o umutlar sürekli bizde vardır ve tazedir."
Yakınları, sevdiklerinin kaybolma gününe ait en küçük detayı bile capcanlı tutuyorlar hafızalarında, tıpkı 1954 doğumlu olmasına rağmen saçları çoktan beyazlamış Fatma Tunç gibi:
"8 şubattı. Çarşamba günüydü Okul tatili yeni bitmişti, oruca üç gün kalmıştı. Erkekler akşam yemeğini daha yeni yemişti, kadınlar da yemek yemeye hazırlanıyordu ki köy basıldı."
Yusuf Tunç'un ağabeyi köyleri Kendirli'nin muhtarıymış, oğlu PKK'ya katılınca İskenderun'a taşınmış, aile 'sürgüne gitmek' olarak tanımlıyor bu göçü. Abisinin gidişinden sonra muhtarlık işi de Yusuf Tunç'a kalmış. Diğer erkek kardeşi felçliymiş ve onlarla birlikte yaşıyormuş. Yusuf Tunç'un dört çocuğundan ikisi, o sırada dördüncü sınıfta olan İbrahim ve ondan iki yaş küçük kardeşi yatılı okuyormuş.
"Ertesi gün felçli amcam, araba tutup karakola gitmiş. Şahit getirin demişler ama kimse korkusundan şahitlik etmedi. Zaten selam sabahı da kesti köylülerimiz. Annemin kardeşleri bile gelmiyordu evimize. Karakolda da demişler ki "siz PKK'lısınız, onlar yapmıştır."
Aslında silah sesinden korktuğunu ama eşinin kaçırıldığı gün, nereden geldiğini bilmediğini söylediği bir cesaretle, çocuklarını yatağın altına sakladığını anlatan Fatma Hanım aradan iki yıl geçtikten sonra eşinin öldüğüne ikna olmuş, eşyalarını dağıtmış, bir tespih kalmış geriye. Büyük oğlunun bir ara kullanmak istediği ama Fatma Hanım'ın kızarak kaldırdığı tespih.
Çocuklarına daha küçük oldukları yıllarda Fatma Hanım, babalarının hapiste olduğunu, geri geleceğini anlatmış;
"Üzmek, düşman etmek istemedim," diyor, henüz evlenmemiş en büyük oğlu İbrahim ekliyor:
"Ben hep uzaklarda olmayı tercih ettim."
Keşke, diyor Fatma Hanım, "Keşke, kızının gelin oluşunu göreydi, keşke kızını kendi elleriyle çıkaraydı evinden, Keşke bütün bunlar olmadan biz gideydik buralardan, ama onu götürdüler, korkulacak bir şey de kalmadı."
Ama umutlarını da yitirmemiş:
"Keşke sağ olsa. Sağ değilse keşke cenazesi olsa, keşke mezarı olsa, keşke Cuma akşamları gitsek dua okusak..."
Fatma Hanım'ın bu keşkelerinin bir kısmının gerçekleşme umudu var, en azından Yusuf Tunç'a ait bir mezar umudu. Tunç ailesinin köyünün yakınlarında bulunan ve 1993 yılında boşaltıldıktan bir süre sonra tekrar yerleşime açılan Katarlı köyünün betonla kapatılan eski su kuyusunda ceset kalıntıları bulunmuş geçtiğimiz Ekim ayında. Şimdi Tunç ailesi de, Ergenekon soruşturması başladığından beri açılmaya başlayan kuyuların birinde babalarını bulmayı, tıpkı Bulut ailesi gibi 'gözlerinin aydınlanmasını' istiyor.
"Babam sağ olsaydı duvarda sinek olsaydı"
Ergenekon soruşturmasıyla birlikte kayıp babalarına bir adım daha yaklaşan başka bir aile de Diyarbakırlı Kaya ailesi. Eski PKK itirafçısı Adülkadir Aygan'ın 18 Ocak'ta Star gazetesinde yayınlanan demecinden sonra Hakkı Kaya'nın çocukları başında dua edebilecekleri bir mezar umutlarını güçlendirmişler. Aygan, Star'a verdiği demeçte Hakkı Kaya'nın "18 Kasım 1996'da Diyarbakır Ziya Gökalp Lisesi civarında yürürken Jitem tarafından alındığını sorgulanarak öldürüldüğünü ve cenazesi çuval içerisinde Diyarbakır'dan Silvan'a giderken Karaçalı köyünü geçince sol taraftaki toprak yolun 5 ile 10. km arasındaki Han Köyü'ne doğru gidilirken virajda atıldığını ve üzerinin toprakla örtüldüğünü" söylüyor. Oradaki demecinde Aygan, Hakkı Kaya'nın, Gülistan isimli bir PKK'lının babası olduğunu da iddia ediyor. Taraf gazetesine verdiği röportajdaysa, Hakkı Kaya'nın başka bir itirafçının Muhsin Gül'ün kurbanı olduğunu öne sürüyor:
"Hakkı Kaya'nın ölümüne Muhsin Gül isimli itirafçı neden oldu. Bunun kızı dağda falan deyip işi şişirdi ve adamı ihbar etti. Böyle olaylar var. İtirafçı Muhsin Gül belki adamdan menfaat temin etmek istemişti. Adam vermeyince, o da JİTEM vasıtasıyla adamı ortadan kaldırmıştı."
"Güya, bir ablamız varmış Gülistan, PKK'lıymış. Yalandır, Gülistan anamın adıdır", diyor babasıyla aynı ismi taşıyan ve babası kaybolduğunda yalnızca 12 yaşında olan Hakkı Kaya. Aygan'ın Star'daki demeci yayınlanmadan bir gün önce babasını rüyasında gördüğünü anlatıyor:
"Su içinde koşuyordum. Suyun altında babamın yüzünü görünce Gülüyor. Dişleri gözüküyor. Kafamı kaldırıyorum, tepede bir ziyaret görüyorum. Öyleydi rüyam. Sabah gazeteyi görünce Aygan'ın tarif ettiği yere gittik, gerçekten de yakınlarda bir ziyaret vardı."
Evin en küçük kızı babası kaybolduğunda 6 yaşında olan ve babaannesinin adını taşıdığı için babasının 'ana' diye hitap ettiği Vesile Kaya ise, daha küçükken babasını hep rüyasında gördüğünü ama şimdi unutmamak için fotoğrafını elinden düşürmediğini anlatıyor:
"Babamı pek iyi tanıyamadım. Fırsat vermediler tanımama. Fotoğraflarına bakıyorum ama gözümü kapattığımda, gözümün önüne gelmiyor."
Kaybolan Hakkı Bey, çocuklarının anlatımına göre servetini başkalarıyla cömertçe paylaşan biriymiş:
"Babam, aşiret reisiydi. Kendi bütçesinden köye yol yapmıştı, yalnızca kendisine çalışmış olsaydı Lice'nin tamamı bizim olurdu. Köyümüz yakılınca Diyarbakır'a taşındık, Babam da nakliye işine girmişti, bir de inşaat işine başlayacaktı ama o gün kaçırdılar babamı."
Hakkı Kaya'nın şimdi 30 yaşında olan kardeşi Muttalip Bey de, ağabeyinin çok eli açık biri olduğunu söylüyor, her ihtiyaç duyduğuna koşturduğunu:
"Çok iyi hatırlıyorum, bir gün evde yalnızca üç misafir vardı, bana dedi ki, 'oğlum bugün sohbetimizin tadı yok, misafirimiz azdır."
Oysa Hakkı Bey'in kaybolmasından sonra, Kaya ailesinin maddi durumu yerle bir olmuş, okuyup da hep doktor olmasını istediği oğlu Hakkı ve ondan büyük olan üç kardeşi okulu bırakıp çalışmak zorunda kalmışlar.
"Ağabeyim sağ olsaydı hiç birimizi boyacılık, inşaat işçiliği yapmak zorunda kalmazdık. Hepimize imkân sağlayabilecek durumdaydı. Şirketini kapatamadık borcu var şimdi. Anası hasta, yengem hastaneye bile gidemiyor sigorta yok, yeşil kart yok."
Kaya ailesi özellikle o dönemde babalarının yaşadığına dair umutlarını hep korumuşlar, hatta Aygan'ın itiraflarına kadar canlı tutmuşlar bu umutlarını. Bütün zamanlarını ve paralarını babalarını bulabilmek için harcamışlar. Mesela Vesile o hengâmede okula iki yıl geç başlamış ama daha da kötüsü, kendisini başka bir isimle tanıttığını öne sürdükleri ve aslında kim olduğunu da bilmedikleri Muhsin Gül'e, epey bir para kaptırmışlar.
"Bana para verirseniz, babanızı getiririm diyordu. Biliyorsun olmayacağını da, yine de umut. Dayılarımdan halalarıma kadar ailede para almadığı kimse kalmadı"
Hakkı Kaya aile üyelerinden hep birbirlerine kenetlenmeleri, her türlü kötü yoldan uzak durmalarını öğütlermiş. Geride kalanlar bu öğüde sarılmışlar, şimdi tek istedikleri bir an önce babalarının mezarının bulunması. Ama yine de oğul Hakkı Kaya söylemeden edemiyor:
"Keşke babam sağ olsaydı, duvarda bir sinek olsaydı."
Hakkı Bey'in kardeşi Muttalip Bey'in aklını kurcalayan soru ise başka:
"Biz askere gitmiyorsak, haklılar, vergimiz olsa ödemesek haklılar ama biz üstümüze düşen her şeyi yapıyorsak, sadece neden diyorum, neden biz?"
Vesile ekliyor: "Bir gün mahkemede babamı öldürenlerle yüz yüze gelmek ve onlara şöyle demek istiyorum, 'bir an için kendinizi bizim yerimize koysanıza..."
"Ankara'da cephanelik çıkınca inandılar mı bizim gibi fakirlere"
Vesile'nin aradığı duygudaşlık, babası Cizre'de 1993 yılında kaybolan Ramazan Nayci'ye göre, Ergenekon soruşturmasının başlamasından sonra yavaş yavaş ortaya kurulmaya başlandı:
"Ankara içinde bile ne kadar cephane çıktı? Allah a şükür insanlar kendileri gördü. Benim gibi fakir söyleyince inanmıyorlardı çünkü."
Nayci ailesi göçerlik yaparmış eskiden, hayvancılık yapma koşulları ortadan kalkınca Cizre'ye yerleşmişler. Nayci kardeşlerden birisi, Cizre'de yaygın olan at arabacılığı işine girmiş. Bir gün babaları at arabasına koştukları katırı, kendi evlerine yarım saat uzaklıkta olan Aşağıçeşme köyüne götürmeye karar vermiş, sabah dokuz civarı yola çıkmış:
"Ertesi gün katır sahipsiz geldi. Hayvanın her tarafı terlemiş sanki bir şey taşımış."
Ramazan Bey, aradan bu kadar yıl geçmesine rağmen o günü yeniden yaşar gibi heyecanla anlatmaya başlıyor:
"Sen nasıl eminsen gazeteci olduğuna, ben de eminim, benim baba Kuştepe Köyünde kayboldu. Burasıyla Aşağıçeşme köyünün ortasındadır orası. Herkes biliyordu orası Hizbullahçı köyü."
Hizbullah iddialara göre, terörle savaşmak için Ergenekon sanıklarından Veli Küçük tarafından kurulmuş ve birçok faili meçhul cinayetin sorumlusu olan bir yapılanma.
Ramazan Bey babasının kaybolduğunu anlayınca Kuştepe'nin yakınlarındaki Jandarma karakoluna gitmiş ama beklediği yardımı alamamış, komutan, askerlerinin operasyonda olduğunu, Kuştepe köyüne bakamayacaklarını söylemiş. Ama bir tavsiyede bulunmuş, "eğer gider de bir ceset bulursanız, önce şerit bağlayıp çekin altında mayın olabilir."
Ramazan Bey'in anlatımına göre, korkmalarına rağmen akrabalarını toplayıp Kuştepe köyüne gitmişler. Gerçekten de yakınlarda bir yerde bir çuval bulmuşlar:
"Şerit falan bağlamadık, baktık daha yirmisine bile girmemiş bir genç. İdilliymiş, üç aylık evliymiş, attık arabanın arkasına savcılığa getirdik. Ama benim baba gitti."
Ramazan Bey, hem babasını kaybettiklerine emin olduğu Hizbullahçılara hem de kendisine yardımcı olmayan güvenlik güçlerine kızıyor:
"Eğer jandarmaya ilk gittiğimde gelseydi babam eminim şimdi evde olurdu. Niye takmış o güzel rütbeyi? Vatandaşın güvenliği için. Benim babam Kore'de savaş yaptı. Askere gitmek için Cizre'den Diyarbakır'a yayan yürüdü, Onun için mi sahip çıkmadı jandarma? "
Ramazan Bey'in kızdığı başka bir konu da kimsenin konuşmaması, bu kadar zaman geçmesine rağmen hala bilgi vermemesi çünkü ona göre sabah saatinde o aydınlıkta, yarım saatlik yol üzerinde ne olup bittiğini görenlerin olmaması imkânsız.
Ramazan Bey babasının kendi halinde, tek işi camiyi gitmek olan fakir biri olduğunu söylüyor, o zamanlar evde 11 kişi olmasına rağmen evin reisinin kaybolduğu gün yanındaki para o zamanın en küçük kağıt parasıymış. "Babamın bir hatası yok idi, bir partiye, herhangi bir siyasete girmişliği yok idi" diyor ama neden Hizbullah tarafından öldürülmüş olabileceğini de kendince açıklıyor:
"Onlar devlet tarafında çalışıyor. Terörü kendi çıkartıyor, sonra terör var diyor. Sen çok yazınca puan alıyorsun, Hizbullah ne kadar çok olay yaparsa puan alıyor. Ben böyle konuşuyorum, herkes dinlesin, babam kellesini bir un çuvalına verdi."
Ramazan Bey, babasına ne olduğunu ortaya çıkarmak bir ömür harcamaya, onun kemiklerini bulmaya yeminli. "Ben gidince benim oğlum, o gidince onun oğlu" diyor. Bu kadar yıl içinde herhangi bir yardım görmemekten, kapısını babası hakkında bir devlet görevlisinin çalmamasından şikayetçi. Ama Ergenekon soruşturması başladığından beri onun da umutları tazelenmiş:
"Cephaneler çıktıkça, itiraflar oldukça ben rahatlıyorum. Batı'daki kardeşlerimizin nihayet kendi gözleriyle görüyor. Artık bizi anlıyor. Batıdakiler de kardeşimiz. Ama kim ortada hainlik yapıyor, onlar pislik çıkartıyor."
11.03.2009,Çarşamba
Bölüm 4
"Gelecek güzel günlerin inşasına müdahil olmak istiyoruz"
Diyarbakır
-Yakınlarının Ergenekon tarafından kaybedildiğine inanan aileler, soruşturmanın genişletilmesini ve sonuna kadar gidilmesini istiyorlar.
Onlara göre, önemli olan ölüm emirleri kimin verdiği. Davaya müdahil olmak isteyen aileler adaletin yerinin bulmasını istiyorlar ve vurguluyorlar: karanlık bir dönemin aydınlatılması, gelecek aydınlık günlerin de teminatı.
"Maşalar çıksın aradan"
"Devlet bu işi gerçekten çözmek istiyorsa maşaları aradan çıkarsın. Benim için önemli olan, öldürme, kaybetme emirlerini kimin verdiği. Bunların başı ortaya çıksın, yoksa akan kan durmaz" diyor Nesibe Haran.
O da bir kayıp yakını, eşi İhsan Haran 1994 yılının sonlarına doğru Diyarbakır'da kaybolmuş ancak Nesibe Hanım, eşinin kaybolmasıyla ilgili bazı detayları yakın bir tarihte, eski Jitem üyesi Abdülkadir Aygan'ın Taraf gazetesine verdiği söyleşide öğrenmiş. Aygan o röportajda Nesibe Hanım'ın eşinin infazını şöyle anlatıyor:
"PKK'lı olduğu söylenen İhsan Haran isimli bir genç vardı. Ailesi boşaltılan Lice köylerinden Diyarbakır'a göçmüştü. Şehitlik semtinde oturuyordu. O genç JİTEM'e alınıp sorgulandı. Sonra da Silvan tarafına götürüldü, bir arazide kafasına kurşun sıkılıp bırakıldı. Fakat sonra komutan Abdülkerim Kırca'dan [adı Ergenekon soruşturmasında geçtikten kısa bir süre sonra intihar eden dönemin jitem komutanı] duydum. Meğer o genç kafasına sıkılan kurşunla ölmemiş. Sadece şok geçirmiş. Batman'a kadar yürüyüp hastaneye gitmiş. Yaşadığı olayı anlatmış. İşte bu olay Batman timine haber veriliyor, o da Diyarbakır JİTEM'e bildiriyor. Kırca'yı telefonla arıyorlar ve 'komutanım böyle bir durum var' diyorlar. Abdülkerim Kırca yanına personelini alarak hemen Batman'a gidiyor ve o genç tekrar araziye götürülüp infaz ediliyor. Jitem'in eline düşen sağ bırakılmıyor."
Bu açıklamayı satır satır ezbere bilen Nesibe Hanım, çetenin, güvenlik güçlerinden yargıya kadar her yere yayıldığını düşünüyor. Mesela ona göre, eşi kaybolduktan sonra verdiği dilekçeyi almak istemeyen ve ona hakaret eden savcı da çetenin bir üyesi. Ama onu dinleyen ve "hepimiz bu ülkede yaşıyoruz, artık bu sorun bitse" diyen başka bir savcı iyi bir adam.
"Eşimin kaybolmasından sonra, bir akşam kendisine polis süsü veren biri eve giderken yolumu kesti. Bana adımla hitap etti. Benimle ilgili her şeyi biliyordu üç kardeşimin dağda olduğunu, ailemizde faile meçhul cinayetlere kurban gidenleri. Bana 'kocan kötü yola düştü, bekleme gelmez artık ' dedi. Ayrıca dedi ki, 'sen onun gibi olma. Eğer bize yardımcı olursan sana lüks araba, daire veririz. Her türlü imkanı sağlarız. Çocuklarını okuturuz' dedi"
Nesibe Hanım, aktardığı bu karşılaşmadan sonra hem 'tehdit edildiğini' savcılığa bildirmiş, hem de bir yıl boyunca evde hiçbir ışık yakmadan diken üstünde oturarak başına gelecekleri beklemiş.
"Şemdinli olayları olunca, anladım bana gelen kişinin kim olduğunu. Aynı kişi kayınvalideme de gitmişti. İkimiz de fotoğrafını görünce tanıdık, o kişi Ali Kaya'ydı."
Şemdinli'de 2005 yılında bir kitapevine bomba atılmasından sonra suçüstü yakalananlardan biri de astsubay Ali Kaya'ydı. Van Ağır Ceza mahkemesinin 39 yıla mahkûm ettiği Kaya ve diğer sanıklar askeri mahkemede serbest bırakıldılar. Dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, Ali Kaya için 'tanırım iyi çocuktur' dediği için, adil yargılamaya müdahale etmeye teşebbüs etmek ithamıyla Şemdinli iddianamesinde yer aldı ancak iddianameyi hazırlayan Ferhat Sarıkaya meslekten men edildi.
"Bu çetenin emirlerini verenler yüksek yerlerde" diyor Nesibe Hanım.
Kürtçe tercüman aracılığıyla konuştuğumuz Nesibe Hanım, eşiyle aşk evliliği yaptığını söylüyor ama, "o kısmı bana kalsın, onları anlatmak istemiyorum' diyor.
Eşi kaybolduğunda en büyüğü dört yaşında üç çocuğu varmış Nesibe Hanım'ın. Önce birikmiş parayla geçinmişler, sonra evlere temizliğe gitmeye başlamış. Şimdi de Demokratik Toplum Partisinde çalıştığını anlatıyor.
"Çok zor zamanlar geçirdim. Akıl hastanesinde yattım. Göründüğüm kadar güçlü değilim" aslında diyor, gözleri kızarıyor ama ağlamamak için direniyor:
"Daha önce iki kez gözaltına alınmıştı. Son gözaltına alındığında seni yakalamaktan bıktık demişler. Bana bunu anlatıp, ben ölürsem ne yapacaksın diye sordu. Yanıt vermek istemedim aslında. Ama o kadar ısrar etti ki, ben de 'sonuna kadar mücadele edeceğim' diye söz verdim. Beni ayakta tutan biraz da bu sözdür."
Nesibe Hanım, şimdi hepsi öğrenci olan üç çocuğuna, kötü insanlardan uzak durun öğüdü verdiğini anlatıyor:
"Eşim bana hep 'gülüm'derdi. Bizim iki oğlumuz vardı. Ama o bir de kızımız olmasını istiyordu. Bana diyordu ki, "bir kızımız olsun, köyde pınara gittiğini göreyim, sonra öleyim.' O yüzden kızımın ayrı bir yeri var, şimdi ben ona 'gülüm' diyorum."
Nesibe Hanım çocuklarına babalarının kaybolmasıyla ilgili bazı şeyleri anlatmadığını söylüyor; "İyi bir şey değildi sonuçta. Ama şimdi nefret dolular."
"70 yaşındaki bir adam devlete tehlike arz eder mi" ?
Bu yazı dizisinde terörün ez azgın olduğu 1990'lı yıllarda kaybedilen kişilerin kimler olduğunu ve geride ne bıraktıklarını yakınlarının anlatımlarıyla aktarmaya çalıştık. Ergenekon soruşturmasının bazı sanıklarıyla, kayıplar arasındaki ilişkiye dikkat çekmeye çabaladık. Bugüne kadar Kürt sorununda çok şey söylenmiş olmasına rağmen, sorunun ihmal edildiğini düşündüğümüz insani boyuta, kayıplar üzerinden değinmeye çabaladık. Yazı dizimize 13 yaşındaki Davut Altınkaynak'ın öyküsü ile başlamıştık, 70 yaşındaki Fikri Özgen'in hikâyesiyle bitirmek istiyoruz:
"Babamı hep sabah saatlerinde erkenden kalkıp, namazını kıldıktan sonra, bahçe işleriyle uğraşırkenki haliyle hatırlıyorum. Babam olduğu için söylemiyorum, gördüğüm en sevecen insandı, hiçbir kötü alışkanlığı olmayan, 28 yıl köy muhtarlığı yapacak kadar saygı duyulan, kendi halinde, zararsız ve okumaya önem veren biriydi."
Diyarbakır'da 27 Şubat 1997 tarihinde uzun süreden beri çektiği nefes darlığı için eczaneye ilaç almaya giderken, zorla bir arabaya bindirilerek götürülen ve akıbeti hala belli olmayan Fikri Özgen'i oğlu Sertaç böyle anlatıyor.
"Çok severdi haber dinlemeyi, 'ajans' derdi. Bazen de Erivan radyosunda Kürtçe şarkılar dinlerdi."
Sertaç Bey, babası kaybolduğunda PKK davasından cezaevindeymiş, ağabeyi bir PKK eyleminde yaralanmış ve sonra ölmüş, küçük kardeşi de hala dağdaymış, babasının kaybolmasından sonra ölmüş.
"Ben yakalanmadan önce, bizim eve bir bildiri gelmişti. Çocuklarınızın dağda olduğunu biliyoruz, ya onları teslim edersiniz ya da ölümle cezalandırılacaksınız', imza kontra gerilla, diyen bir bildiri. O dönemde herkese geliyordu böyle şeyler. Yapacak bir şey de yoktu aslında. Biz babamın bizimle ilgili olarak gözaltına alınabileceğini düşünüyorduk hatta hakarete ve hatta belki fiziki bazı yaklaşımlara maruz bırakılabileceğini de."
Babasını anlatırken elindeki peçeteyle farkında olmadan değişik şekillerde kuş motifleri yapan Sertaç Bey, "işkence" demek istemiyor, onun yerine 'fiziki yaklaşım' terimini tercih ediyor.
"Ama infaz edilebileceğini ya da kaybedilebileceğini hiç düşünmemiştik çünkü çok yaşlıydı, hastaydı. O yaşta bir adamın devlete nasıl bir tehlike arz edebilir ki?"
Babasının kaybolduğunu cezaevinde öğrenen Sertaç Bey, "tarifi imkânsız" acılar çektiğini söylüyor:
"Yaşlı olması bana çok acı veriyordu. O işkenceleri, hakareti hak edecek bir insan değildi. O yaşta bir insana bunların yapılıyor olması tarifi imkânsız acılar bırakıyordu. Çaresizsiniz, bir şey yapamıyorsunuz. Bunun karşılığı var mı bilmiyorum kelime olarak..."
Sertaç Bey, babalarının oğulları için hep endişe ettiğini ama memnuniyetsizlik ifade edecek de bir şey söylemediğini anlatıyor. Bazen, 'keşke teslim olsanız' ya da 'Avrupa'ya gitseniz' dediği de olurmuş:
"İki kardeşim gitmişti. Ben kalmıştım. Avrupa'ya gitmeme isterdi. Siz kendinizi koruyun derdi. Dağa giden insanların akıbeti biz istesek de istemesek de bellidir. Yakınları bir gelecek olan kötü haberi beklerler hep. Ama babam hiç olmazsa biri kurtulsun istiyordu, belki de bir teselli hesabı. Kendisiyle ilgili bir kaygısı da yoktu, tek derdi çocuklarıydı."
Sertaç Bey, kendisine kızıp kızmadığını sorduğumuzda sesinin titremesine engel olamıyor:
"Zor bir durum. Bazen herkese kızıyorsunuz. İsyan edesiniz geliyor. Ama isyan da edemiyorsunuz bunun bir çözüm olmadığını biliyorsunuz. Bazen kendimize de kızıyoruz. Bir yandan bir kimliğiniz var. Kürt toplumu denilen bir toplum var. Siz inkar edilmişsiniz, kendiniz olmak istiyorsunuz. Kendiniz olmak isterken bunun bir bedeli var. Bunun bedelini çok ağır ödüyorsunuz. Sonra aslında her iki kesimden de sanki hiçbir şey olmamış gibi bazı şeyler söyleniyor politika gereği. Ama acıların derinliğini çok bilinmediği kanısındayım ya da unutturulmaya çalışıldığının. Gençsiniz sonra duygularınız çok naif, nerede duracağınızı bilmiyorsunuz, yaşarken öğreniyorsunuz."
Babasının muhtarlık mührünü, "ajans dinlediği' radyosunu ve el fenerini özenle saklayan Sertaç Bey'e göre, babası en çok bir erkek torun görmek istiyormuş. Fikri Özgen kaybolmasından çok sonra, Sertaç Bey'in şimdi iki yaşına yaklaşan oğlu 'Janmedi' dünyaya gelmiş.
"Biz bu coğrafyaya medya da diyoruz, Janmedi de, medyanın acısı, sızısı anlamına geliyor" diye açıklıyor Sertaç Bey. Dedesini, torununa nasıl anlatacağını sorulduğunda artık gözyaşlarını tutamıyor, fısıldıyor: 'olduğu gibi...'
Sertaç Bey'e göre bütün bunların yaşanmaması için atılması gereken adımlar var, en başta da halklar arasındaki köprülerin güçlendirilmesi gerekiyor:
"Bilmiyorum ne yapılabilirdi ya da öyle bir şans, bir alternatif var mıydı gerçekten bilmiyorum. İnsan hayatında nelerin olabileceğini çok fazla kestiremiyor ki.. Bizimkisi de öyleydi. Bütün bunların çok ağır geldiğinin farkındayız. Kim bunları yaşamak ister ama bunlar yaşanmış şeylerdir. Biz de diyoruz keşke olmasaydı ama yerine ne olabilirdi onu da bilmiyoruz. Ölüme alkış tutmuyoruz. Sonuçta bir şeylerin mücadelesini veriyorsunuz, horlanmadığımız, yasaklanmadığımız, ötekileştirmediğimiz bir şeylerin mücadelesini."
Ekliyor Sertaç Bey, "eğer halklar arasında köprüler sağlam kurulsaydı, bütün bunlar yaşanmayacaktı."
Her kayıp yakını gibi Sertaç Bey'in de istediği, her şeyden önce babasının kalıntılarını bulmak ve ona bir mezar yaptırmak. O da bütün kayıp yakınları gibi, Ergenekon davasına müdahil olmak istiyor:
"Amacımız kimsenin cezalandırılması değil aslında. Cinayet şebekelerinin ortaya çıkartılması için. Bir daha bunlarının yaşanmaması için müdahil olmak istiyoruz. Ama asıl müdahil olmak istediğimiz şey, hangi etnik kökenden olursa olsun, herkes için yeni güzel günlerin inşasıdır."
12.03.2009,Perşembe
Diyarbakır
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder