“Refik Hariri’nin kanı yerde kalmasın diye uğraşırken başka bir çok Lübnanlı’nın kanı yerde kalabilir. Eninde sonunda bu özel mahkeme meselesi Lübnan’da yeni bir iç savaş, ya da iç savaş benzeri bir durum yaratacak,” diyor As Safir gazetesinin editörlerinden Sateh Nureddin.
İşaret ettiği Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararı ile kurulan ve 2005 yılında 22 yardımcısı ile birlikte öldürülen Refik Hariri suikastını ‘aydınlatmak’ için kurulmuş mahkeme.
Bugüne kadar üç savcı değiştiren mahkemenin, her eylemi ya da eylemsizliği, en ufak bir gelişme ya da söylenti, yakında çıkması beklenen iddianamesinde sanık sandalyesine Hizbullah içindeki ‘derin bir grubun’ oturtulacağı beklentisi Lübnan’da sert politik dalgalanmalara yol açıyor.
Ülkede yaşayan birçok kişiye çatışmaların kaçınılmaz olacağını düşündürten bu dalgalanmaların en sertlerinden biri geçen hafta yaşandı. Lübnan’da ağırlıklı olarak Sunni unsurların ve Maruni Hıristiyanların desteklediği, öldürülen Refik Hariri’nin oğlu şimdiki Başbakan Saad Hariri’nin başkanlığını yaptığı 14 Mart bloğuyla, Şii unsurların ve General Michel Aoun’un liderliği altında buluşan diğer Hıristiyan unsurların desteklediği Hizbullah liderliğindeki 8 Mart koalisyonu birbirlerini darbe yapmaya çalışmakla ve ülkeyi felakete sürüklemekle suçlamaya başladılar.
Ülkedeki yeni gerilim dalgası, Özel Mahkeme’nin 2005 yılında tutukladığı ama 2009 yılında serbest bıraktığı aralarında dört tutukludan beri olan Lübnan eski güvenlik şefi Cemil Sayyed’in, Suriye Devlet Başkanı Başar Esad’la görüştükten birkaç gün sonra 12 Eylül’de yaptığı bir basın toplantısıyla başladı. Bu basın toplantısında, Sayyed, Başbakan Hariri’yi ‘babasının kanını satmakla’ suçladı. Sayyed, uzun süre tutuklu kalmasına neden olan dört şahidi yalancılıkla itham etti ve bu şahitlere Hariri’nin para verdiğini iddia etti. Yalancı şahitler hakkında dava açılmasını isteyen Sayyed, “ya adaleti sağlarsınız, ya da ben adaleti kendim sağlarım’ diye konuştu. Lübnan halkını da ayaklanmaya çağırdı. Sayyed’in çağrısı Aoun ve Hizbullah tarafından da desteklendi.
Bu basın toplantısından sonra bir haftalığa Fransa’ya giden Sayyed’in yokluğunda Lübnan Başsavcısı Said Mirza, sözleri nedeniyle onu ifade vermeye çağırdı ama Sayyed ülkeye döndüğünde Hizbullah silahlı güçleri kendisini havaalanında karşılayarak, Sayyed’e uzanan adaletsiz ellerin kırılacağını açıklamasını yaptı.
Hariri’yi destekleyen 14 Mart bloğu, Sayyed’in açıklamalarının, Suriye Devlet Başkanı Başar Esad’la görüşmesinden bir kaç gün sonraya denk geldiğine işaret ediyorlar. Dahası Sayyed’in iddialarından vazgeçmek için Hariri’den önce 15 milyon dolar, Hariri kabul etmeyince 7,5 milyon dolar istediğini öne sürüyorlar. Sayyed ise bu iddianın yalan olduğu, açıklamalarının da Asad’la görüşmesiyle alakası olmadığını vurguluyor.
Sayyed’in tutuklandığı günlerde, özel mahkeme sanık sandalyesine Suriye derin devletini oturtmaya çalışıyordu. Ancak savcının değişmesiyle birlikte Hizbullah’ın içindeki bazı unsurların üzerinde yoğunlaşılmaya başlandığı söylendi. Bu söylentiler ilk kez Der Spiegel’de geçen yıl yayınlanmıştı. Ortalığın karışmasından sonra Hariri’nin bloğundan milletvekili olan ve şantaj iddialarını ortaya atan milletvekili Oqab Saqr, iddialarına bir yenisini ekleyerek, tutuklu olduğu için, henüz yayınlanmayan iddianamenin araştırma safhasında toplanan bilgilere bakmasına izin verilen Sayyed’in Der Spielgel’in haber kaynağı olduğunu öne sürdü. Hizbullah’ın liderliğini yaptığı 8 Mark bloğu ise bütün bu iddiaların, Sayyed’in ve onu destekleyenlerin prestijine saldırmak için ortaya atıldığını öne sürüyor.
Oysa yakın bir tarihe kadar, sular durulmuş gibi gözüküyordu. Refik Hariri, Assad’ı ziyaret etmiş, ‘yalancı tanıklar’ nedeniyle Suriye’nin suçlandığını, bu durumun Lübnan-Suriye ilişkilerini zedelediğini bu ay başında kamuoyu önünde itiraf etmişti. Bölgede bir Sunni-Şii çatışmasından en çok endişelenen ülkeleri başında olan ve Hariri’ye destek veren Suudi Arabistan Kralı Abdullah bir zamanlar kavgalı olduğu ama Türkiye’nin araya girmesiyle barıştığı Esad’ı da yanına alarak bir süre önce Lübnan’a bir ziyaret gerçekleştirmiş ve Suriye’nin Lübnan üzerindeki etkinliğini tanıdığını ortaya koymuştu. Türk Dışişleri Bakanlığı bu ziyaretinin sonuçlarından memnunluğunu ifade eden bir açıklama yapmıştı.
Ortalığın tekrar karışmasından sonra tatilden dönerek Salı günü Bakanlar Kurulunu toplayan Hariri, hükümetin temel ilkelerine vurgu yaptı ve bu ilkelerin ülkede 1975-1990 arasında yaşanan iç savaşı bitiren Taif anlaşmasına benzerliğine dikkat çekti. Türkiye ve Katar’ın ara buluculuğunda belirlenen bu ilkeler, Hizbullah’ın, Lübnan ordusunun yanı sıra İsrail’e direnmesinin meşruluğu, özel mahkemenin desteklenmesi ve Suriye ile iyi ilişkilere atıfta bulunuyor. Hariri de bir süreden beri, Şam yönetimiyle iyi ilişkilere vurgu yapıyor. Oysa Hariri’nin ülkeye dönmeyeceği, Suudi Arabistan’ın Hariri’nin hayatından endişe ettiği için Suudi Arabistan da kalması yönünde telkinlerde bulunduğu, bugünlerde Lübnan’da dolaşan ama doğrulanmayan rivayetler arasında. Aslı şüpheli başka bir rivayette, Hizbullah güçlerinin, 14 Mart bloğunun önemli isimlerinin oturduğu bazı mahalleleri kuşattığı yönünde. Ülkedeki başka bir rivayette, Güvenlik Konseyi üyesi olarak Türkiye’nin yakında açıklanması beklenen iddianameyi geciktirmek için girişimlerde bulunduğu, ancak Türk diplomatik kaynaklar bu iddiayı doğrulamadı.
Özel Mahkeme’nin, Irak savaşı nedeniyle batı dünyası ile arası iyi olmayan Suriye’yi başlangıçta suçladığı ama Suriye ve Batı dünyası arasındaki ilişkilerin gelişmeye başlamasıyla birlikte bu suçlamadan vazgeçtiği de dikkatlerden kaçmıyor. Zaten Hizbullah ve Sayyed de, özel mahkemenin politize olduğunu, İsrail’in ve Amerika’nın bölgeyi şekillendirmek için kullandığı bir araç olduğuna sık sık vurgu yapıyorlar.
Hariri’nin Suriye yanlısı açıklamalarına rağmen ortalığın tekrar karışmasını, Şam yönetiminin tatmin olmadığına ve Hariri’yi ‘inandırıcı’ bulmadığına dayandıranlar var. Ya da Hariri’nin Suudi Arabistan’tan daha fazla beklentisi olduğuna dikkat çekenler.
Monday Morning dergisi yazarlarından Karim Pakraduoni’ye göre, Hariri’nin, babasının ölümünde Suriye’yi temize çıkarması yeterli değil.
“Suriye, Lübnanlı partilerle ilişkilerini, onların Hizbullah konusunda nerede durduğunu üzerinden değerlendirirken, Hizbullah’ın suçlanmasına göz yummasını beklemek mantıklı değil,” diyor.
Hizbullah’ın ölüm kalım mücadelesi
“Eğer birisi sizi boğmaya, yok etmeye çalışıyorsa, direnmek hem doğaldır, hem de normal bir haktır” diyor Şii taksi sürücüsü, ülkede olan bitenler hakkındaki görüşlerini ifade ederken.
Gerçekten de yaşananlar, Hizbullah için bir ölüm kalım mücadelesine dönüşmüş durumda. İsrail’in Lübnan işgalini direnişi sayesinde bitiren, 2006’daki savaşta da İsrail’in bölgede var olmak için dayandığı ‘yenilmezliği nedeniyle caydırıcı olma’ imajına çok ağır bir darbe vurmuş olan Hizbullah’ın, kendi ülkesinin başbakanına suikast düzenlemiş olduğu iddiası, Hizbullah’ı, İslam’ın kahramanı olmaktan Şii terörist olmaya indirgeme ihtimalini içinde barındırıyor. Bu yüzden de Hizbullah bütün gücüyle her platformda, özel mahkemeye karşı direniyor ve birçok şeyi de göze almış durumda.
İsrail, Hizbullah’ın, Lübnan’da tam anlamıyla egemen olmasını bir savaş nedeni sayacağını daha önce açıklamıştı. Al-Akbar gazetesinin editörlerinden Ernest Khoury’ye göre, Hizbullah için, hükümete karşı bir darbe yapmak iş bile değil. Sayyed’in dönüşü sırasında yapılan gövde gösterisi de, bunu bir kez daha göstermekten başka bir şey değil. Ama Khoury’ye göre, böylesi bir durumda Lübnan’da yeni bir iç savaş başlayacağını bilen, üstelik bu savaşın bölgeye yayılan bir Sunni-Şii çatışmasını derinleştireceğini bilen Hizbullah’ın darbe yapmak gibi bir niyeti yok. Lübnan hükümetini, özel mahkemeyi desteklemekten vazgeçirmeye zorlamak istiyor yalnızca.
“Daha önceki Cumhurbaşkanlığı krizi sırasında Türkiye devreye girmişti, yeniden müdahale etmesini bekliyoruz” diyor.
Sateh Nureddin’ e göre özel mahkeme Hizbullah’ı suçlayan iddianamesini yayınladığında, Hariri’nin ülkesinin geleceğini gözeterek, “Tamam, ülkemin geleceği için, babamın katillerini affediyorum” demesi olasılık dahilinde. Bunu yaparak, ülkedeki iktidar kavgasını kazanabileceğini hesaplıyor olabilir ama tabii o saate kadar iktidarda kalmayı başarabilirse.
Fakat bunun tehlikeli bir oyun olduğu ve başta Lübnan olmak üzere bölgeyi yeni bir çatışmaya sürükleyebileceği de, siyasal görüşü ne olursa olsun, hemen hemen bütün Lübnanlıların mutabık olduğu tek konu.
2005 yilinda IIIC'de calismis biri olarak yaziniz vasitasiyla guncelledim. Tesekkurler Ayse hanim.
YanıtlaSil